PaPaSYaLaR aÇaRKEN

‘’2078 Ocak ayı ne soğuk olmuştu hatırlıyor musun? O zaman biz daha seninle birlikte değildik. Kar, fırtına… Hatırlıyorum da neredeyse bir hafta doğru düzgün dışarı çıkamamıştım evden. İşte o zaman alıştı bu kedi bu cam önüne. Onu ilk gördüğümde o kadar kar yağıyordu ki, beyaz tüyleri karla kardeş olmuş, camın önünde bir kardan kediydi sanki. Beni görünce son bi umut arka ayaklarının üzerinde doğrulup patilerini hızlı hızlı cama sürtmeye başlamıştı. Tırnakları camı tırmalarken fıtı fıtı diye sesler çıkartıyordu…’’ ‘’Hah hah haaaa… Onun için kedinin ismini Fıtı Fıtı koydun öyle mi?’’ Diye sözünü kestim. ‘’Evet,’’ diye güldü. ‘’İsmi Fıtı. Soyadı da Fıtı.’’ Hayatımda bu kadar güzel gülen birini hiç görmemiştim daha önce. Bana kediyi anlatırken sanki konuşmuyor da ağzından baharlar taşıyordu. O güzel gözlerini gözlerimin içine aldım. Yüzüne doğru uzattım başımı yavaşça. Dudaklarımı dudaklarına yakınlaştırdım. Dudaklarının ıslak sıcaklığı dudaklarıma değdiği anda ZOOOOORRRT diye bir ses duyuldu. Ardından kesif, kekremsi bir osuruk kokusu geldi burnuma. İnanamıyorum osurmuştu resmen. Bunu ilişkimize nasıl yaparsın gibisine şaşkınlıkla yüzüne bakarken, aynı suçlayıcı bakışları gözlerinde gördüm. O da inanamaz gözlerle gözlerimin içine bakıyordu. Yoksa… Yoksa ben mi osurmuştum? Bir el sanki kalbimi avuçlarına almışta sıkıyor gibi hissediyordum. Gözlerinden yaşlar süzülürken hala bana bakıyor, sanki yüzümde umutsuzca bir umut ışığı arıyordu. Yoktu artık böyle bir umut ışığı. Osuruk kokusu giderek yoğunlaşıyordu. Artık kimin osurduğunun hiçbir önemi, anlamı yoktu. Boğazım düğümlendi. Gözümden birkaç damla yaş gelirken, koşarak oradan kaçtım.. Bir daha da onu hiç görmedim. Hayat kulağıma ‘’O artık Fıtı Fıtı’nın kadını oldu’’ der gibiydi.Zaman her şeyin ilacıdır derler. Bilmem öyle mi? Ben bu ilacı uzun süredir kullanıyorum. Ama bu ilacın yan etkilerini azaltmak için bi nevi bi takım şuruplar filan da kullanıyorum.. Yine de bu ilaçlar pek etkili olmamış olsa gerek ki, benim içimdeki öteki benler bir karar alıp, beni buraya getirmişler. Ya da belki de ben mi öyle sanıyorum. Ne biliim işte. Bildiğim tek şey buradayım. Saçları ensesinde toplanmış gözlüklü, hoş bir kadın sandalyede oturuyor. Bacak bacak üstüne atmış sevecen otoritesi tüm bedeninde bizlere gülümsüyor. Kadın’ın da dahil olduğu bir çemberin parçalarıyız. O’nu da sayınca sandalyelerde oturan tam sekiz kişiydiz. Kadın parmağıyla kimi işaret etse sırası gelenler sırasıyla bazen gülerek, bazen ağlayarak, korkarak, sıkılarak hayatlarının kötü anılarını anlatıyorlar. Konuşmalarını bitirdiğinde biz diğerleri konuşanları medeni cesaretlerinden ötürü alkışlıyoruz. Şişman bir adam kalıyor şimdi ayağa. Ağlayarak bir şeyler anlatıyor. Mavi pijamalar içinde oldukça komik görünüyorum. Uçuk mavi robdöşambrım daha da komik. Oldukça sıkıldım artık. Ayağa kalkıp bara doğru yürüyorum. Yerler meşe parke. Taş kadar soğuklar. Belki de ayaklarımdaki şu ince hastane terlikleri yüzünden. Bara yaklaşıyorum. ‘’Barmen içersiniz’’ diye soruyor. ‘’ ‘’Şurup’’diye cevaplıyorum.  Bir duble Glenfiddich dolduruyor on sekiz yıllığından. Büyük bir yudum alıyorum bardaktan. Barın aynasında yüzümü görüyorum. Benim işte… Yalnızca biraz sakallarım uzamış. Ellerimle yüzümü yokluyorum. Sakallarım avuçlarımı fırçalıyor. Biraz da üşümüşüm işte o kadar.. Şurup işe yaramıyor herhalde. Şimdi daha çok üşüyorum. Rüzgar camlarda uğulduyor. Belli ki dışarıda sağlam bir fırtına var. Tipi daha da hızlandı sanırım. Hemen dubleyi eritip Barmen’den bir duble daha istiyorum. Bardağı ağzıma götürürken, saçlarını topuz yapmış gözlüklü Kadın’la göz göze geliyoruz. Sıra sende, gel buraya gibisinden gülerek eliyle beni çağırıyor.  Ben de gülerek, siz takılın gibisine el ediyorum onlara doğru. O sırada bir yerden bir kapı açılıyor fırtına ve kar taneleri arasında içeri evin küçük kızı Hasan giriyor. Yıllar ne kadar çabuk geçiyor. Şu hale bak bizim otuzbirci Hasan büyümüş de gelinlik kız olmuş iyice, iyi mi? Hasan ‘’ Geliyorlar, geliyorlar’’ diye bağırıyor Neşe ve Çoşku’yla. Sonra Neşe ve Coşku Hasan’ın yanından uzaklaşıp çift kanatlı bir kapıya doğru yöneliyorlar.  Kapıyı açtıklarında kapıdan içeriye bir gelin, damat, bir sünnet çocuğu ve şık giyinmiş bir sürü insan giriyor. İçkiler su gibi akıyor. Sonra gelin ve damat ilk dansı yapıyorlar. Sünnet çocuğu meraklılara çükünü gösteriyor ve sonra coşku başlıyor. Gürültülü müzik, gürültülü konuşmalar ve kahkahalar. Bu kadarı benim için çok fazla. Dışarı çıkmak için çift kanatlı kapının yanına gidiyorum. Kapıyı açamıyorum. Kilitlemişler. Herkes o kadar eğlenceye dalmış ki, beni kimsenin sallayıp da kapıyı açtıracağını sanmıyorum. Hasan’ın girdiği öteki kapıya doğru yürüyüp, kapıyı açıyorum. Bir kar fırtınası karşılıyor bedenimi. Gözlerimi yoğun tipiden doğru dürüst açamasam da kapıdan dışarı çıkıp fırtınanın kucağına atıyorum kendimi. Arabama doğru yürürken, yolun karşısındaki kadına takılıyor gözlerim. Tipi yüzünden zar zor seçebiliyorum. Kadının birkaç metre ilerisinde bir adam duruyor. Kadın karşısındaki adama bakarmış gibi ama bakmıyor aslında. O adamın hemen arkasında durmuş, kendisine doğru bakan şeytana bakıyor. Şeytan adamın omzunun üzerinden kadına sırıtıyor. Kadın işte o zaman adama doğru yürüyüp onu dudaklarından öpüyor. Manzarayı ardımda bırakıp arabamın yanına varıyorum. Ellerim soğuktan buz kesmiş. Zar zor arabanın anahtarlarını çıkartıyorum cebimden. Kapıyı açıp arabanın koltuğuna yerleşiyorum. Buradan derhal kaçmam lazım. Neresi olursa olsun yeter ki buradan uzak bir yer olsun. Motoru çalıştırıp gaza basıyorum. Birkaç kilometre sonra tepeyi aşınca fırtınayı ardımda bırakıyorum. Güneş dikiz aynasından denize gömülmek üzere. Gaza yükleniyorum. Araba hızlanıyor, hızlanıyor çok hızlanıyor… Hayatım bir resim albümündeki resimler gibi parmaklarımın arasından sayfa sayfa geçerken, lastikler ıslak yolda kaymaya başlıyor. Dikiz aynamdaki kızıl güneş denizin diplerine batıyor. Açıklanamaz olan tüm açıklanamazlığıyla açığa çıkıyor.……………DIIIIIIIIIIIT……………………………..Yok yok ölmedim. Şimdilik yaşıyorum hala… Sadece duygularım öldü.

No Comments Yet.

Leave a Comment